Girildi: spor | Etiketlendi: özet, daum, FC Sion, fenerbahçe, ma, santos | » yorum bırak;
Levadia Tallinn 1-1 Galatasaray goller
Girildi: spor | Etiketlendi: galatasaray, goller, Levadia Tallinn, rijhkard | » yorum bırak;
Maden suyu faydaları
Maden Suyu
içerdiği tüm mineraller ve karbondioksit gazı ile birlikte yeraltındaki çatlaklardan yol bularak yeryüzüne çıkar ve tamamen “doğaldır”. Soda ise su ve sudan yapılan içeceklere üretim esnasında karbondioksit gazı basılmasıyla elde edilen ve tamamen “yapay” olan bir içecektir.
*Maden suyu “asitli” midir?
Halk arasında “asitli” denilen içeceklerde aslında kastedilen
içeceğin içindeki “karbondioksit” gazıdır. Karbondioksit gazı dilimiz ile temas ettiğinde geçici olarak tat algılayıcılarını uyuşturduğu için içimi kolaylaştırmaktadır. Gazlı içecek üretiminde çok özel proseslerle üretilen ve % 99
99 saflıkta gıda üretimi için özel karbondioksit gazı kullanılır.
*Günde ne kadar maden suyu tüketebiliriz ?
Doğal suların içerdiği zengin mineraller vücudumuzda vitaminlerin fonksiyonlarına yardımcı olurlar. İçerdiği zengin kalsiyum ve florür gibi mineraller nedeniyle özellikle çocuklar
bayanlar ve yaşlıların daha fazla maden suyu içmeleri gerekir. Uzmanlar günde en az 2 litre civarında su ve maden suyu gibi “yararlı sıvı” tüketilmesini öneriyor.
*Çocukların maden suyu içmesi zararlı mıdır?
Maden suyunun bilinen hiçbir zararı olmayıp
aksine vücudumuza sayısız yararları vardır. Büyüme çağındaki çocuklar kalsiyum
demir
çinko
florür gibi minerallere yetişkinlerden daha fazla ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyacı karşılamanın en iyi yolu bolca süt ve doğal suları tüketmeleridir. Maden suyunun içerdiği kalsiyum kemik yapısının
florür ise ağız ve diş sağlığının gelişmesi için son derece yararlıdır.
*Hamilelikte maden suyu içilir mi?
Hamilelik
beslenmeye özellikle dikkat edilmesi gereken bir dönem. İnsan vücudu bebeği besleyebilmek ve gelişmesini sağlamak için normalden daha fazla gıda
sıvı
mineraller ve vitaminlere ihtiyaç duyar. Bu katkıyı doğal yoldan sağlayabilmek için
hamilelikte düzenli olarak maden suyu tüketimi tavsiye edilir.
*Maden suyu cilde yararlı mıdır ?
Maden suyu içerdiği zengin mineraller vücudumuzun birçok bölgesine olduğu gibi cilt için de yararlıdır. Hatta piyasada sprey şişelerine doldurulmuş ve yüze püskürtülerek kullanılan maden suları satılır.
*Maden suyu böbrek taşı yapar mı?
Böbrek taşlarının oluşumunda ana neden
yetersiz miktarda sıvı tüketimidir. Başka bir deyişle
yaşamı boyunca yeterli ve düzenli miktarlarda su ve maden suyu tüketmeyen insanlarda böbrek taşı oluşumu hızla meydana gelir. Bu duruma gelmiş ve böbreklerinde taş oluşmuş insanların maden suyu tüketmeleri tavsiye edilmez ancak esas olan
düzenli ve yeterli miktarlarda su ve maden suyu tüketerek vücudumuzu bu gibi etkenlerden korumaktır.
*Avrupa’da ve Türkiye’de kişi başına yıllık maden suyu tüketimi ne kadar?
Avrupa’da kişi başına yılda 150 litre maden suyu tüketirken bu oran Türkiye’de 3 litrenin altında. Ülkemiz aslında Avrupa’nın doğal mineralli sular açısından en zengin coğrafyasına sahip ancak
yıllık 65 milyon litre olan bu kaynağın sadece yüzde biri şişeleniyor
yüzde doksandokuzu boşa akıyor. Süt ve süt ürünleri tüketiminde de Avrupa ile aramızda benzer oranlar olduğu için
neticede ulusal beslenme kültürü ile bağlantılı ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Örneğin bu beslenme kültürü sayesinde Avrupalı kemik erimesi gibi hastalıkları nadiren duyarken Türkiye’de belirli yaş ve cinsiyet gruplarında kemik erimesi oranları % 30’larda yaşanıyor. Bunun en önemli nedeni
yaşam boyunca düzenli olarak tüketilen süt ve doğal suların miktarlarındaki
bu yol ile alınan doğal kalsiyum takviyesindeki büyük farklılık.
*Maden suyu son kullanma tarihinden sonra bozulur mu?
Maden suyu kapağı açılmaz ise kesinlikle bozulmaz. Ürünlere son kullanma tarihi konulmasının tek nedeni
dolumdan sonra belirli bir süre geçtiği zaman sadece kapak ve ambalajdan dışarıya karbondioksit gazı kaçması ve azalmasıdır.
*Düzenli maden suyu tüketimi ile bazı hastalıklar arasında bağlantı var mıdır?
Maden suyunda zengin olarak bulunan minerallerden magnezyum
hücre içerisinde potasyumdan sonra en yoğun olarak bulunan katyondur. Hücre zarı
hücre içi ve hücre çekirdeğindeki birçok biyolojik olaylarda etkilidir ve kas ile sinirlerdeki elektrik uyarılarının iletilmesini sağlar. Kalp ve damar hastalıkları ile çok ilgisi vardır. Enfarktüs geçiren insanlarda magnezyum düşüklüğü saptanmıştır. Damar sertliğine yol açan damarlardaki yağ ve kalsiyum birikmesi de magnezyum eksikliğinden oluşur.
*Sodyum vücut sıvılarında en fazla bulunan elementtir ve sıvı dağılımı ile sıvı
dengesinin düzenlenmesini sağlar. Ayrıca asit-baz dengesi ve sinir uyarılarının taşınması en önemli görevlerindendir.
*Kalsiyum vücudumuzda en fazla bulunan elementtir. Kemik yapısının yanı sıra kas kasılmalarının düzenlenmesine
sinir uyarılarının taşınmasına
hücre zarlarında iyon değişimine
hormonların
sindirim enzimlerinin ve nörotransmitterlerin salgılanmasına yardımcı olur. Yaşla ilgili kemik kayıplarını ve kırılmalarını önler. Kalsiyum sadece süt ve doğal sularda bulunur. İçerisinde kalori ve kolesterol olmadığı için maden suyu
kalsiyum açısından süte en iyi alternatif olmaktadır.
*Bikarbonatlar
magnezyum
sitratlar
sodyum
flor ve kalsiyum maden suyunda bulunan doğal dengeleri ile
ürolojik hastalıkların seyri ve özellikle ameliyat sonrasında çok etkendir. Böbrek taşlarının tekrarlamasını önlemenin en kolay
en pratik ve doğal yolu bu sıvıları bolca tüketmektir.
*Bikarbonatlı sular alkali yapıları sayesinde mide asiditesini nötralize eder ve bu özelliği nedeni ile peptik ülser hastalığının tedavisinde önemli rol oynarlar. Yine fonksiyonel mide ve bağırsak hastalıklarında semptomları azaltıcı etkileri vardır.
Kalsiyum ve magnezyum içeren sular bağırsak molaritesini azaltarak stress sonucu gelişen ishal gibi şikayetleri önlemede etkili olurlar. Sülfatlı sular safra salgılarını ve akımlarını arttırır.
*Kalsiyum zengini doğal mineralli sular
menapoz döneminde kadınlarda ve ileri yaşlarda erkeklerde kemik erimesinin önlenmesi ve tedavisinde yeterli kalsiyum desteği sağlanmasında önemli bir seçenektir.
Girildi: Sağlık | » yorum bırak;
BILDIRCIN YUMURTASI İLAÇ GİBİ
BILDIRCIN YUMURTASI İLAÇ GİBİ

İHSAN ALTIKARDEŞ
BURSA – Tavuk yumurtasına nazaran 5 kat daha fazla fosfor, 8 kat demir, 9 kat protein içeren bıldırcın yumurtasının süt ve balla karıştırıldığında astım, öksürük ve alerjiye çok iyi geldiği bildirildi.
Anadolu Üniversitesi Sağlık Kulubü’nün internet sitesinde yer alan makalade, öksürük rahatsızlığı yaşayan bir doktor başından geçen ilginç olayları anlattı. Operatör Doktor Aytekin Ertuğrul, 6 ay boyunca yaşadığı öksürük rahatsızlığı için uzmanlara gittiğini, ilaç kullandığını ve iyileşemediğini anlattı.
Bir arkadaşının tavsiyesi ile bıldırcın yumurtasını sütle birlikte kullanarak içtiğini anlatan Ertuğrul, bunun çok faydasını gördüğünü söyledi.
Doktor Aytekin Ertuğrul, Avrupa’da astım, öksürük ve alerji gibi rahatsızlıkların bıldırcın yumurtası yardımı ile tedavi edildiğini öne sürerek, “Gramajca 5 bıldırcın yumurtası, bir tavuk yumurtasına tekabül etmektedir. Bıldırcın yumurtası 5 kat fazla fosfor, 8 kat fazla demir, 6 kat fazla B1, 15 kat fazla B2 vitamini, 9 kat fazla protein ihtiva ediyor. Güç ve zindelik vermesi, solunum, alerjik astım sorunları için tabii bir antibiyotik olması, lezzeti, salataların, mezelerin süsü, çocuklar için eğlenceli bir vitamin hapı olması ürünün en bilinen özellikleridir. Tavuk yumurtası ile yapılan her şey ve pişirme biçimi bıldırcın yumurtası ile aynen yapılabilir” dedi.
Aytekin Ertuğrul, bıldırcın yumurtasının nasıl kullanılacağını da şöyle anlattı:
“Bir adet bıldırcın yumurtasını bir bardağın içine kırıyorsunuz. Bir kaşık balla karıştırıyorsunuz. Çalkalıyorsunuz. Bir bardak süte tamamlıyorsunuz. Süt oda sıcaklığında veya buzdolabından çıkarıldıktan 10 dakika sonra içilecek. 15 gün süreyle sabahları aç karnına bu kürü yapıyorsunuz. Öksürük kalmıyor, alerjik şikayet kalmıyor. Siz de iyileşme sevincini yaşıyorsunuz. İdame dozu (tedavisi) olarak ayda 5-10 adet yumurta içmeye devam. En az 3 ay.”
Girildi: Sağlık | » yorum bırak;
Asıl tehlike kuş gribi değil puşt gribi
Tüm dünyayı önce kuş, sonra domuz gribi korkusu sardı. Kuş gribi ile yatıyor, kabuslarımızda keneler tarafından ısırıldığımızı görüyor, domuz gribi ile uyanıyoruz.
Tüm bu korkuların ve biyolojik saldırı mıdır, değil midir tartışmalarının arasında ise, insanın yaradılışı kadar eski ve o derecede yaygın bir hastalığı es geçiyoruz: Puşt gribi.
Puşt gribi(Bir rivayete göre latince adı homo homini lupus), çok uzun kuluçka dönemi olan bir hastalık.
Her insan bu hastalık mikrobunu doğuştan taşıyor ve hastalık yıllarca kendini belli etmeden kalabiliyor.
Hastalığın kendini belli etmesinde pek çok etmenin rol oynadığı öne sürülse de, tüm uzmanlar İktidar, makam, şöhret ve paranın hastalığın kuluçka evresinden çıkmasında en önemli faktörler olduğunda hemfikir.
Hastalığın her meslek grubundan, her toplum katmanından insanda görülebildiği yadsınamaz bir gerçek iken, politikacılar, devlet görevlileri, medya mensupları ve emrinde çalışanı olan tüm meslek mensupları en fazla risk altında çalışanlar olarak anılıyor.
Hastalık sağcı/solcu, ilerici/gerici, mümin/ateist, türk/fransız ayırt etmiyor.
İlkokul mezunu “solcu” bir “işçi”, milletvekili seçildikten sonra puşt gribi aktive oluyor, her dönem yayımlanan meclis kataloğunda meslek hanesine “sendikacı” yazdırıyor.
Bir kaç yıl evveline kadar kıçında donu olmayan “mütedeyyin politikacı”, birdenbire edindiği aşırı malvarlığından dem vurulduğunda puşt gribi kapmışım diyeceği yerde, “müslümanlar zenginleşmelidir” diyebiliyor.
Yıllardır birbirleri ile rekabet ediyormuş gibi görünen, ama aslında rekabet ediyor göründükleri televizyon reklamlarında “Sabit telefon bizden sorulur, cep telefonu rakibimize emanet”, “Cep telefonu bizden sorulur ama sabit telefonda Allah için rakibimiz çok iyidir” diye birbirlerini büyüten… İş gerçek rekabete geldiğinde de, halka tüm vergiler dahil şu kadar diyerek müşteri çektikten sonra bunun 8-10 ytl üzerinde fatura gönderen birbirinden beter “bilişim(telekom lafı ayağa düştü ya!!)” şirket yöneticilerimiz…
Hadi bir de çok yakın çevremizden bir örnek de biz verelim. Yılların imamı, geliyor bir akraba ziyaretinde “politikaya atılacağım, belediye başkanlığına adaylığımı koyacağım” diyor. Bunu yakından tanıyan, saflığını bilen yaşlı akrabaları “Evladım bu politika para işidir, sen imam maaşınla neyine yetirebileceksin?” deyince; uyanık mütedeyyin partili dostlarından kaptığı puşt gribinin etkisi ile, “Bir müteahhit sponsor bulacam kendime, seçilince ona birkaç ihale vericem, bu işler böyle dönüyor” deyiveriyor. Akrabaları da dövmekten beter ediyorlar.
Sonuç? Sonuç ne olacak. Bu hastalığın ne çabuk yayıldığını bilen yılların kurt politikacısı başbakan çıkıyor, “Biz şımardık, halk bizi cezalandırdı” mealinde açıklama yapıyor. Ne yapsın adamcağız, açık açık “Partililerim puşt gribi oldu, şakşakçılar her yeri sardı” mı desin. Bu millet “delikanlılığı” sever. Zaten o partiyi hala iktidarda tutan olgunun da şahsında somutlaşan bu “delikanlılık” olduğunun fazlası ile bilincinde. Puşt gribi kapanlara karşı “Arınç” ilacı kullanmaya çalışması da bunun göstergesi. Lakin “şakşakçılar” sardı, çok geç oldu gibi geliyor bize.
Hastalık, özellikle devlet memurlarında çok daha karmaşık olgularla karşımıza çıkıyor.
Amirlerinin önünde son derece kişiliksiz, sünepe bir adam bakıyorsunuz, maaşını vergisi ile ödeyen, hizmet etmekle yükümlü olduğu vatandaşa etmediğini bırakmıyor, bir de “nerede olduğuna dikkat et” diyebiliyor. Bir de bunların üniformalı olanları var ki … Valla karılarından başka kimseden korkmazlar. Hiç girmeyelim o konulara, hassas iş!
Dedik ya! Bu hastalık özellikle “kamusal alanda” çok komplikasyon yaratabiliyor. Mesela “kamusal hizmet” almaya giden bir bayanın, “Hanım hanım! Burası kamusal alan! Donunu çıkar öyle otur! Kanun var nizam var!” cevabı aldığını düşünebiliyor musunuz?
Siz inanmayın, kamusal alan sahipsiz sanın bakalım. İster don çıkarttırırlar adama, ister sütyen. Kurumların kuralları olur arkadaş!
Bir de “şahs-ı maneviciler” var: “Biz şahs-ı maneviyi de, onları oluşturanları da seviyoruz, ama hastalık tehlikesi var. İyi amaç için herşey mübah değildir. Bu hastalığın şakaya gelir tarafı yok! Yapmayın etmeyin!” dedikçe, “Şahs-ı manevi hata yapmaz. Şura, meşveret” diyorlar.
Şahs-ı maneviler hata yapmasa, en önce 4 halife devri bitmezdi. Ashab-ı Kiram`dan daha büyük şahs-ı manevi var da, biz mi bilmiyoruz?
Kiminle neyin meşveretini yaptıklarını ise kendilerinden başka kimse bilmiyor. Birey dediğin nedir ki zaten! Çok samimi bir şekilde merak ediyoruz, bu şahs-ı maneviciler, örneğin Üstad Bediüzzaman“ın ilk zamanlarında yaşasa idi, O`nu “Bir bireydir, nedir ki, kimdir ki, cemaatlere cemiyetlere karşı tek bir kişinin etkisi ne olabilir ki! Yalnızdır! Ciddiye alınmayaa” derler miydi, demezler miydi?
Bir üstadı düşünüyoruz, ataklığını, cesaretini, sözünü esirgemezliğini, civanmertliğini …
Bir de “talebesi olduğunu iddia edenlere” bakıyoruz. O`na benzemeliler değil mi? Allah gecinden versin, o başlarındaki mübarek bir giderse, bu kafa ile … (Allah`ım, bizi utandır, hep doğru olsunlar, yanıldık diyelim, özür dileyelim, kardeşlerimiz büyüklük göstersin. Samimi duamızdır.)
Bir gazetede, bir başyazar, belki yaşlılığın verdiği de bir etki ile eleştirinin dozunu fazla kaçıran başka bir başyazara : “Biz de senin evinin pis olduğunu mu yazalım” dedi. Biz o gazetenin okuru olarak utandık!
Bu şahs-ı maneviciler iki kısım.
İlk anlattığımız, “kardeşlerimiz olan şahs-ı maneviciler” idi.
Bir de, “Hastalık merkezi” olan şahs-ı maneviciler var.
Kişisel gözlemimiz, “Kardeşlerimiz olan şahs-ı manevicilerin”, “puşt gribinin asıl merkezi” olan diğer şahs-ı maneviciler ile bir “aşk-nefret” ilişkisi içinde olduğudur.
Dizilerde kitaplarda şurda burda devamlı olarak “Diğer şahs-ı maneviciler şöyle şer odağı böyle hastalık merkezidir” diyorlar, sonra bakıyoruz, yöntem olarak onlar ne kullanıyorsa, aynını taklit ediyorlar. Bu kesinlikle kötüdür demiyoruz, belki böyle yapılması gerekiyordur, ama “zıdlarına dönüşmeleri” olasılığı bizi endişelendirmiyor değil.
Bizimkilerin bir tür aşk beslediği diğer şahs-ı manevicilere gelince : Onlar kötüüüüüüüüüü! Cısssssss! Ciddiyiz! Gerçekten kötü! Hastalığın mikrobunun sanki yaşatılması için uğraşıyorlar. Onlardan çok bahsetmek bile iyi değil!
Başka örneklere geçelim. Devlet, bu gribin yayılması için acaip verimli bir ortam.
Mesela, bir kaç yıl evvel, adamın biri çıktı, “Türk ordusu peygamber ocağı diyorlar. Peygamber ocağı falan değildir” deyiverdiydi. Biz de çok merak ettiydik, “Acaba muvazzafken mi kaptı hastalığı?” deyu. Allah vere, Genelkurmay Başkanımız resmi olarak “Türk Ordusu Peygamber Ocağıdır. Türk askeri Mehmetçiktir.” deyiverdi de, şüphelerimiz izale oldu.
Bir dizi seyrettik dün akşam TRT`de. Kurtlar Vadisi konseptinde, “Ayrılık” diye bir dizi.
Senaryoya alakasız bir şekilde -Eskiden Beyoğlu`nda bazı sinemalarda, film normal seyrinde iken, birdenbire araya porno filmden birkaç dakikalık bir parça konur, sonra film aynen kaldığı yerden devam ederdi, o hesap- bir sahne sokuşturulmuş, dikkatimizi çekti:
Patronu bir kızı durup dururken aşağılıyor, sonra da “Gurursuzsun sen! Buna hiç tahammül edemem” diyor. Allaaah Allaaah. Gel de çık işin içinden. Ne bu? Eski Türk filmlerine ağıt mı?
Hayır, bunun derdi daha farklı sanki. Senarist bir kaşıntısını anlatıyor gibi: “Evet tuzun kuru tabiii…. Sen zenginsin. Ben fakirlikten nelere katlanıyorum vs.vs.vs.!”… Ve istifa ediyor. İş daha da değişiyor. Bu bize eski Türk filmi nostaljisinden çok, Elia Kazan`ın “rıhtımlar üzerinde” filmini hatırlattı.
Türk halkına verilmek istenen mesaj nedir? “Fakirlik(yoksa başka birşey de imge olarak fakirlik mi seçilmiş?) dolayısı ile sünepelik, gurursuzluk” mübahtır. Varsın istediklerini söylesinler. Halden anlamayan sapık onlar” mıdır? Her sünepeliğin, gurursuzluğun sebebi fakirlik midir? Bu eleştiriyi yöneltenler başkalarını aşağılamaktan hoşlanan ruh hastaları mıdır?
Bu millet en fakir zamanında onurundan, duruşundan taviz vermedi. Şimdi saçma sapan bilinçaltı mesajları ile bunu mu değiştireceksiniz aklınız sıra? Amaç için herşey mübahtır diyen bir zihniyet mi isteniyor?
Devletin televizyon kanalı eliyle millete puşt gribi pompalamanın alemi yok!
Evet bu satırların yazarı dahil, herkesin bünyesinde doğuştan var olan bir mikroptur bu ama … Hastalığı tüm topluma yayılacak biçimde zorla açığa çıkartmak kimsenin hakkı da haddi de değil!
Girildi: Yaşam | Etiketlendi: kuş gribi, puşt, tehlikeler | » yorum bırak;
Cep telefonu olan mutlaka okusun
Türkiye`de 117 milyon cep telefonu bulunuyor ve bunların 50 milyonu da aktif olarak kullanılıyor. İşte sonrasında çok faydasını göreceğiniz önemli bilgiler.
KAYBOLMA VEYA ÇALINMA
Cep telefonunuz kaybolursa ya da çalınırsa ne yapacağınızı biliyor musunuz?
“Canım sağolsun, yenisini alırım” demeyin. Olayın ciddi riskleri var.
Örneğin bulan ya da çalan kişi kendi kullanabileceği gibi, başka birine de verebilir.
Telefonunuzu kullanacak olan kişi, 2 bin 500 civarındaki abone merkezlerinden birine gider ve (sahte bir kimlikle) “sim kart” almak suretiyle, telefonunuzu kullanmaya başlar.
Telefonunuz; hırsızlık, tehdit, şantaj, terörizm veya yasa dışı başka bir olayda ya da eylemde kullanılırsa, IMEI denilen elektronik kimlik bilgisinden hareketle size ulaşılabilir…
Hemen ardından da haksız bir suçlama veya tutuklama ile karşılaşabilirsiniz.
NE YAPMAK GEREKİYOR?
Cep telefonunuzun kaybolması ya da çalınması halinde, sevimsiz bir suçlama veya tutuklama ile karşılaşmak istemiyorsanız;
1- Cep telefonunuzun IMEI numarasını, uygun bir yere kaydedin.
2- Cep telefonunuz kaybolduğunda veya çalındığında, Telekomünikasyon Kurumu Bilgi İhbar Merkezi`ni 444 97 77 veya 0312 232 23 23 numaralardan arayarak, kimlik bilgilerinizi doğrulatmak suretiyle, cep telefonunuzu geçici olarak kullanıma kapattırabilirsiniz.
3- Cep telefonunuzun IMEI numarasını bilmiyorsanız “* # 06 #” tuşlarına basın. Elektronik kimlik belgenizi ekranda göreceksiniz. O numarayı uygun bir yere kaydedin.
Çalınınca ya da kaybolunca Bilgi İhbar Merkezi`ne bildirip, olası tehlikelerden kurtulabileceksiniz.
4- Biraz daha zamanınız varsa, cep telefonunuzun arka kasasındaki IMEI numarasını bulun. İkisinin de aynı olması gerekir. Aksi halde, elinizdeki telefonun IMEI numarası klonlanmış (elektronik kimlik bilgisi değiştirilmiş) olabilir.
SATARKEN DİKKAT
Türkiye`de 50 milyon civarında daha önce kullanılmış, şu anda yenisi alındığı için kullanılmayan, cep telefonu var.
Bunların, elden üçüncü kişilere belgesiz satışı, son derece riskli. Telefonunuzu alan kişi veya onun sattığı kişi, yasa dışı bir olayda kullandığında, sizin başınız ağrır.
İkinci el telefonların, bunu alan firmaya “gider pusulası” karşılığı satılması gerekiyor.
Gider pusulasına, sattığınız cep telefonunun IMEI numarası da yazılacak bu da sizi satışı belgelendirme yönünden rahatlatacaktır.
İKİ ÖNERİ
Yukarıdaki sorunları çözmek için iki somut önerimiz var.
1. Kullanılmış cep telefonunun satışında KDV oranı yüzde 18 yerine yüzde 1 olsun.
Böylelikle, kullanılabilir olanlar kayıt altında ekonomiye kazandırılsın.
2. Cep telefonu satılırken, alıcıya telefonla birlikte cihazın marka, model ve IMEI numarasını belirten “mobil cihaz kimlik kartı” verilmesi zorunlu kılınsın.
Çalındığında ya da kaybolduğunda, cep telefonunun sahibi, bu numaraya göre bildirimde bulunsun.
Bakın işte, ne kadar pratik bir çözüm.
Bunun için bir genelge ve bir de kararname yeterli…
Girildi: Yaşam | Etiketlendi: çalınmak, cep telefonu, kaybolmak | » yorum bırak;
Bunama 40 yaş ve üzerindekileri tehdit ediyor
Doç. Dr. Karaman, Çanakkale Tabip Odasının iş birliğiyle düzenlenen bilgilendirme toplantısında yaptığı konuşmada, bunamanın sinsi ilerleyen bir hastalık olduğunu bildirdi.
Alzheimerın en bilinen bunama çeşidi olduğunu ve daha çok kadınlarda görüldüğünü belirten Karaman, erkeklerde ise damarsal bunamanın (alkol ve sigara tüketimi kadınlara oranla fazla olduğundan) daha sık rastlanan çeşit olduğunu söyledi.
Eğitim düzeyinin düşük olmasının hastalık riskini artırdığına dikkati çeken Karaman, şöyle konuştu:
“Zihni meşgul eden uğraşılar, örneğin bulmaca çözmek, satranç oynamak veya kitap okumak, hastalığın görülme riskini azaltıyor. Genetik ve aile öyküsü önemlidir. Birinci derece yakınlarında Alzheimer hastalığı olanlarda risk 2-4 kat oranında fazlalaşmaktadır.Östrojen alan kadınlarda risk, almayanlara göre yarı yarıya az. Buradan yola çıkarak özellikle menopoza giren kadınların mutlaka doktor kontrolünde östrojen alması gerekmektedir. Bazı ilaçlar (romatizmal ilaçlar gibi) riski azaltır.“
-“GENELLİKLE 40 YAŞINDAN SONRA BAŞLIYOR“-
Doç. Dr. Handan Işın Özışık Karaman, gelişmiş ülkelerde en sık rastlanan ölüm nedenleri arasında hastalığın 4. sırada yer aldığını söyledi.
Hastalığın genellikle 40 yaş ve üzerinde başladığını, yaş ilerledikçe arttığını ifade eden Doç. Dr. Karaman, hastalığın başlangıcının sinsi olduğunu, hastanın, hastalığının etkisiyle davranışlarının farkında olmadığını belirtti.
Karaman, insanların ameliyat, enfeksiyon veya çok yakın birisini kaybetmekten dolayı bu hastalığa yakalanabileceğini, hastalığın küçük unutkanlıklarla başladığını kaydetti.
Özellikle ileri yaşlarda unutkanlığın mutlaka değerlendirmesi gerektiğini belirten Karaman, gençlerde görülen unutkanlığın temelinde sıklıkla modern yaşam tarzının getirdiği ruhsal sıkıntılar ve hastalıkların (depresyon, anksiyete, uyum bozukluğu gibi) yattığını bildirdi.
-BELİRTİLER-
Karaman, bir yaşlının daha önceden gittiği yerler ile evinin yolunu bulamaması gibi durumların bunamayla ilişkili bulgular olabileceğini söyledi.
Bu dönemde hastaların içlerine kapanabileceğini ifade eden Karaman, isteksiz, şevksiz görülebildiklerini, ayrıca birtakım psikiyatrik bulguların da ortaya çıkabileceğini kaydetti.
Her ne kadar hastalıkta birçok bulgu olsa da en önemli bulgunun giderek artan unutkanlık olduğuna işaret eden Karaman, bu durumlarda hastanın mutlaka nöroloji uzmanına gösterilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Girildi: Sağlık | Etiketlendi: 40 yaş, bunamak, tehlike | » yorum bırak;
Ensık yapılan anne – baba hataları
Parent Dergisi`nden Yasemin Alkaya, `camdan kaleyi fethetmenin yolları`nı anlattı.
Çocukların kırılgan dünyasında bir tüy hafifliğinde hareket etmek anne-baba olmayı dünyanın en zor işi haline getirir. Her olayın neredeyse bir kayıt cihazı kusursuzluğunda hafızaya kazındığı çocukluk döneminde, çocuğun ileride hep sevgi, saygı ve minnetle anacağı anne-babalar olmak için yanıp tutuşulsa da anne-babaların da hata yapabilen, sıradan insanlar oldukları bir gerçek. Bu nedenle belki kusursuzluğu değil ama doğruyu eğriden ayırabilen bilinçli anne-babalar olmaya çalışmak en doğrusu. Bu ay uzmanlarımızdan önemsiz gibi görünen cümlelerin çocuk dünyasında ne gibi bozulmalara yol açtığını anlayabilmek için anne-babaların çocuklarını yetiştirirken sıkça yaptığı hataları yorumlamalarını istedik.
AYRIMCILIK
`Sen büyüksün, kardeşin ise küçük. Salıncağa önce o binsin.`
Sorunları aralarında çözmeye teşvik edilmeli
Anne babanın çocuklardan birinin tarafını tutmasına rastlanabilir. Bu durum, iki kardeş arasındaki kıskançlığı körüklemekten öteye gitmeyecektir. Büyük çocuk, kardeşinin daha çok sevildiğine kanaat getirebilir ve sonucunda duygusal yaralanmalar ortaya çıkabilir. Bu tarz sorunları aralarında çözmelerine teşvik etmek yararlı olacaktır. Böyle bir tutum, problem çözme becerilerini de geliştireceğinden sosyal yaşamda karşılaştıkları problemlerle daha ustaca başa çıkabileceklerdir. Tabii ki ilk başlarda çözüm önerilerinde bulunabilirsiniz. Örneğin, `Salıncağa sırayla binmeyi deneyebilirsiniz,` gibi.
Uzm. Klinik Psikolog Açelya Şahin Fırat
DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü
Eleştiri ve beğeniler yerinde ifade edilmeli
Aileler her çocuğunu eşit ve mutlak sevdiğini söylese de bazen cinsiyete, yaşa, nazlı ve hasta olmalarına göre istemeden ayrımcılık yapabilir. İhmal edilen çocuk çok sık `Beni değil onu seviyor, ben kötüyüm, ben yetersizim, ailem bile beni önemsemezse hiç kimse sevmez ve önemsemez,` gibi düşünceler içindeyse, arada bir `Beni ne kadar seviyorsun?` diye soruyorsa, kayırdığınız çocuğa yerli yersiz şiddet uyguluyorsa ailenin durup çocuğu suçlamadan önce kendi davranışlarına bir göz atması gerekir. Bu durum çocuğun kişiliğini temelden etkiler. Toplumda ezik, yetersiz, mutsuz olabileceği gibi, hırslı, sürekli hakkını yerli-yersiz arayan, sürekli rekabet eden doyumsuz biri de olabilir.
Sorumluluk ve anlayış beklemek yanında çocuğa büyük olmanın avantajları ve imtiyazları sağlanırsa büyümek o kadar mutsuzluk vermez. `Sen daha büyük olduğun için bu filme beraber gidebiliriz, kardeşin bunun için çok küçük ve henüz anlayamaz` ya da `Büyük olduğun için harçlığın daha fazla olmalı, sen kardeşine göre idare etmeyi çok daha iyi biliyorsun, o yüzden bizimle daha çok şey paylaşabilirsin` gibi olumlu beğenilerin ifadesi, kardeşini kendisinin uzantısı görüp sahiplenmesini kolaylaştıracaktır.
Uzm.Dr. Leyla Benkurt Alkaş
Çocuk ve Ergen Psikiyatristi
Memorial Hastanesi
Sorumluluk eşit paylaşılmalı
Kardeşlerin birbirine karşı kıskançlık geliştirmesine; ev içerisinde farkında olmadan sorumluluğun büyüğe yüklenmesine ve küçük olan kardeşin sınırları oluşturacak kuralları öğrenmesinde zorluk yaşamasına sebep olabilmektedir. Her iki kardeşe yüklenen sorumlulukların eşit şekilde paylaştırılmasına dikkat edilmelidir.
Psikolojik Danışman Sibel Günönü Demir
RAHATLIK
`Ama yemekten önce çikolata yenmez! Tamam tamam ağlama, al işte çikolatan.`
`Hayır` hayır olarak kalmalı
Aileler zaman zaman istenmeyen davranışı farkında olmadan ödüllendirebilir. Aynı bu örnekte olduğu gibi, çocuk istediği herhangi bir şeyi olumsuz bir davranış (ağlamak gibi) sergileyerek elde ettiğinde bu durumu diğer isteklerine genelleyebilir. Sonuç olarak, olumsuz davranış bir problem çözme becerisi haline gelmiş ve pekiştirilmiş olur. Her geçen gün yeni deneyimlerle güçlenen olumsuz davranışın ortadan kalkması zorlaşır. Anne babalar çocuklarına net ve sınırları çizilmiş kurallar koyar ve verdikleri kararların arkasında dururlarsa çocuğun davranışlarını yönetebilirler. Eğer anne baba çocuğun herhangi bir isteğine karşı `Hayır!` dediyse o hayır olarak kalmalıdır.
Uzm. Klinik Psikolog Açelya Şahin Fırat
Net tutum her zaman korunmalıdır
Telefonla konuşurken, misafir geldiğinde, yorgunken sabrımız azalır. İşte o dönemlerdeki tavizleri çocuk çok çabuk öğrenir. Bu davranış çocuğumuzla yaptığımız sadece o anı kurtaran bir uzlaşmadır. Bunun anlamı `Ben bazı durumlarda senin her istediğini yapmaya hazırım. Hayır desem de sen yeterince güçlü bir şekilde tutturursan, ağlarsan ben senin istediğini yaparım` demektir ve çocuklar bunu hemen duyar, gereği gibi davranır. İleride ağlayan, hastalanan, kendine zarar vermekle sizi tehtid eden bir sürece girebilir. Okulda ve iş hayatında bu yöntem bazen işe yarasa da giderek işe yaramaz. O zaman kaliteli bir şekilde istek ve beklentilerini ifade edemeyen, çocuksu davranışlar içinde mutsuz, kendine güvensiz, problem çözemeyen biri olabilir. Kendisini her seven kişiden sürekli beklenti içinde olur. Bunun yerine `Çikolata senin ve yemekten sonra yiyeceksin, şimdi onu kaldırıyorum. Seni güçlendirecek en sevdiğin köfteleri taşıyacak kadar güçlendin mi, haydi hangi renk tabağını kullanacaksın,` demek daha doğrudur. Bunu yaparken pazarlık payı bırakmayacak kadar net, tutarlı olun. Ağlaması ve üzülmesinin devam edip etmeyeceğine hiç odaklanmayın.
Uzm.Dr. Leyla Benkurt Alkaş
Ağlamayı genelleyeceklerdir
Çocukların ilk model aldığı kişiler anne ve babadır. Öğrenme davranışı anne ve babanın tutumuyla gerçekleşir. Biz yetişkinler kadar, sosyal çevreyle etkileşimlerini değerlendirecek mantıksal süreçleri gelişmediği için davranışlarının sonucunda sadece ve sadece kazanmayı isterler. Süreçten çok sonuca odaklıdırlar. Ağlama davranışıyla, kazandıklarını öğrendikleri andan itibaren bunu her konuya genellemeye başlayacaklardır. Bu durum aile tarafından uygulamaya konulacak diğer kurallara uymayı zorlaştıracaktır. Bu nedenle anne veya babanın koyduğu kuralla ilgili tutarlı olması önem kazanmaktadır.
Psikolojik Danışman Sibel Günönü Demir
KURALCILIK
`Sevsen de sevmesen de o yemeği yiyeceksin.`
Tutarlı ve kararlı olmak
Bir çocuk sevmediği bir yemek ile karşılaştığında yememeyi tercih edebilir. Ancak o yemeği yemediği için başka yemek pişirilmesi, kaşıkla peşinden koşturulması veya öğün aralarında ufak tefek atıştırmalar yapmasına izin verilmesi bir sonraki öğünde yine problem yaşamanız ile sonuçlanır. Oysa yemek yemek fizyolojik bir ihtiyaçtır. Öğünler arası takviye yapılmadığı durumlarda çocukların yeme alışkanlığı bir süre sonra düzene girecektir. Bunun dışında sadece bazı yiyecekleri yememeyi tercih etme hakları olabilir, buna saygı duymak gerekir. Çünkü belli bir yaştan sonra damak tadı oluşmaya başlar ve bazı yemekleri yemeyebilirler. Ancak, burada anlatılmak istenen hiçbir sebzeyi yememek değildir. Örnekteki gibi aşırı otoriter tutum, sosyal ilişkilerde boyun eğen rolünü fazlası ile üstlenme ve kendi isteklerini ortaya koyamama ile sonuçlanabilir. Aşırıya kaçmadan hem sınır koyan hem de destekleyen bir disiplin uygulamada iki önemli kavram `tutarlılık` ve `kararlılıktır`.
Uzm. Klinik Psikolog Açelya Şahin Fırat
Dengeyi sağlamak
Her çocuğun kural ve sınırlara ihtiyacı vardır. Bu kurallar herkes için ve her zaman geçerli olursa adaletli ve katlanılabilir olacaktır. Ebeveynler öncelikle yaptıkları şeyden emin olmalıdır. Başkaldırıyı en az seviyeye indirme ve özsaygıyı koruma amacını güden bir tarzda ifade edilmelidir. `Keşke köfte-makarna her gün olsa, bu sebze yemeğini yemiyeceğim` diyen bir çocuğa gülümseyerek `Sağlıklı büyümek ve bir yetişkin olmak için sebze yemeye ihtiyacın var, ama büyüdüğünde istediğin yemeği pişireceğinden eminim` deyip, seçeneksiz yemeği önüne koyar, tüm aile ayni yemeği afiyetle yemeyi sürdürürüz. Gerçekte tatmin edemiyeceğimiz şeyi, en azından hayali olarak verebiliriz. Duyguyu ve isteği anlar ama doğru davranışta tutarlı devam ederiz. Bu daha az inciticidir.
Uzm. Dr. Leyla Benkurt Alkaş
Çocuğu gözlemlemek
Bu tip yaptırımlar, çocuğun kendisini çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış hissetmesine neden olacağı için kızgınlık ve öfkeye neden olur. Anne veya bakım veren kişilere karşı tepkiselliğini inatlaşma, hırçınlık, vb. yollarla ifade etmeye çalışır. Kendisinin üstünlük kurabileceğine inandığı en ufak bir açığı çok iyi değerlendirerek güç mücadelesine girer. Bu, çocuk üzerindeki etkinizin azalmasına ve baş etmekte zorlanacağınız durumlarla sık sık karşılaşmanıza neden olur. Her aile birbirinden farklı kültürleri içinde barındırdığı için disiplinin sınırları da çocuktan çocuğa farklılık gösterebilmektedir. Burada en önemli nokta çocuğu iyi gözlemlemek ve onun kabul sınırları içerisinde disiplinin ne olduğunu çocuğa kavratabilmektir.
Psikolojik Danışman Sibel Günönü Demir
ÇIKARCILIK
`Eğer oyuncaklarını toplarsan sana televizyon seyrettiririm`
Davranış ödüle odaklanmalı
Çocukların bazı davranışları yapması için sürekli ödüller koymak bir süre sonra `rüşvete` dönüşmektedir. Böyle durumlarda çocuğunuzdan şu sözleri duymaya başlayabilirsiniz: `Oyuncağı almazsan ben de yemeğimi yemem!` Çocuk pazarlık yapmayı öğrenmiştir ve kendi yararı için kullanmaya başlamıştır. Bazı davranışların sonrasına ödül koymak motive edici olabilir. Fakat her davranışın bir ödüle odaklanması sıkıntı yaratır. Durum çocuğu şu şekilde anlatılabilir: `Bu senin zaten yapman gereken bir davranış, benim bunun için sana bir ödül vermem gerekmiyor.` Ancak çocuklara hoşlanmadıkları bir şeyi yaptırırken `büyükanne kuralı`nı uygulayabilirsiniz. `Eğer` kelimesini kullanmadan şöyle diyebilirsiniz: ` Önce odanı topla, ondan sonra televizyon izle.`
Uzm. Klinik Psikolog Açelya Şahin Fırat
Ahlaki sakıncaları vardır
`Eğer şunu yaparsan/yapmazsan, o zaman şu ödülü alacaksın` davranışı bazen çocuğu dolaysız bir amaca teşvik edebilir. Fakat bu çocuğun sürekli çaba göstermesine, tersine engel olur. Rüşvet vermeye alıştıran ödüllerin ahlaki sakıncaları da vardır. Pazarlık etmeye, şantaja `iyi davranmaya` karşılık gittikçe artan ödül taleplerine ve primlere neden olabilir. Ödül onaylama ve takdiri temsil ettiğinde daha faydalı ve eğlencelidir. Küçük çocuklar olumlu pekiştireç olarak somut ödüllere ihtiyaç duysa da giderek soyut beğeni sözleri, olumlu ifadelerle yüreklendirilmelidir.
Uzm.Dr. Leyla Benkurt Alkaş
Rol model olunmalı
Ebeveyn olarak çocuğa yeni ve istendik davranış kazandırma konusunda ödülü kullanmak zaman zaman gerekli olabilmektedir. Burada önemli olan çocuğun ödülü rüşvet olarak algılamasına engel olmaktır. İç de dış ödüller bir davranışın ortaya çıkarılması ve devam ettirilmesi sürecinde, her bir bireyde farklı oranlarda kullanılmalıdır. Çocuğun yeni bir davranışı kazanması için gerekli olan dış ödüller de, bir çocuk için oyuncakken diğer bir çocuk için çikolata, çizgi film, vb. olabilmektedir. Ödül ilk kez öğrenilen davranışın tekrar edilmesine olanak tanır. Tekrarlarla beraber bir süre sonra o davranış çocuğun sürecinde rutinleşmeye başlar. Bu noktada devreye iç ödüller girer. İç ödülden kasıtta çocuğun öğrendiği davranışı yapmaktan keyif almaya başlaması olarak açıklanabilir. Ödül, kurallar ve sınırlar oluşturulurken çok tercih edilmemeli onun yerine bu kuralların neden konduğu yaş dönemine uygun şekilde anlatılarak çocuğa rol model olunmalıdır.
Psikolojik Danışman Sibel Günönü Demir
KARŞILAŞTIRMA
`Bak Cenk`e derslerinde ne kadar başarılı, senin gibi tembel değil!`
Birey değil davranış örneklendirilmeli
Çocuklar arasında karşılaştırma yapmak, çocuğun örnek gösterilen diğer çocuğa karşı olumsuz şekilde koşullanması ile sonuçlanır. Örnek gösterilen çocuk çok yakın bir arkadaş, akraba veya kardeş olduğunda çocuğunuzla ilişkisi olumsuz yönde etkilenir. Kendine rakip olarak görmeye, açığını yakalamaya ve hatta onu olmayan şeylerle suçlamaya başlayabilir. Eğer çocuğunuza herhangi bir örnek göstermek istiyorsanız, birey üzerinden değil davranış üzerinden gitmek doğru olacaktır. `Cenk iyi bir çocuk` demek yerine, `Cenk`in bu davranışı çok hoşuma gitti` diyebilirsiniz.
Uzm. Klinik Psikolog Açelya Şahin Fırat
Gerçekçi bir dozda olmalı
Eleştiri, öfke ve başkaldırı yaratır. Hatta daha kötüsü sürekli eleştirilen çocuklar, kendilerini ve başkalarını eleştirmeyi öğrenir. Kendi değerlerinden kuşkulanmayı, başkalarının değerini küçültmeyi öğrenirler. Çocuklar öfke, utanma, yetersizlik gibi güçlü duygular içindeyken öğüt, teselli ya da yapıcı eleştiri kabul etmez. İçlerinden geçenleri, o anda ne hissettiklerini anlamanızı isterler. Diğer önemli kural övgünün çocuğun karakteri veya kişiliğiyle değil çabaları ve başarılarıyla ilgili gerçekçi bir dozda olmasıdır. Kıyaslamalar ve ayrımcılık, kardeşler arası kıskançlığa neden olur. İlk cinayet Kabil`in kardeşi Habil`i öldürmesi tirajik ve eski bir öykü olsa da günümüzde kardeşler arası küsmeler, kavgalar, miras çatışmaları hiç de az değildir. Ama problemleri tanımlarken ve çözerken başkalarının kullandığı teknikleri incelemek, öğrenmek konusunda kendi kendimize samimi olursak çocuğumuzda sorun çözerken kendisinden daha becerikli olan arkadaş veya kardeşlerinin yöntemini kullanmakta daha istekli olacaktır.
Uzm. Dr. Leyla Benkurt Alkaş
Sevgi başarıyla orantılanmamalı
Çocuğun kendini yetersiz ve değersiz hissetmesine, ebeveyni tarafından sevilmediğini düşünmesine, buna sebep olduğu için karşılaştırıldığı kişiye ve ebeveynine karşı kızgınlık yaşamasına, kendine olan güveninin azalmasına sebep olur. Başarı konusu, çocuğun yeni çözümler üretme konusundaki cesaretinin en kolay kırıldığı ve tamirinin çok zor olduğu hassas bir noktadır. Başarısızlığın başarıya çevrilebilmesi için kırılma noktası çocuğun kendini yeterli hissedebilmesidir. Bunun gerçekleşebilmesi için çocuğu kendi sınırları içerisinde değerlendirmek, başkalarıyla kıyaslamamak, olumlu yönlerini ön plana çıkartarak onu cesaretlendirmek, küçük başarılarını desteklemek gerekir.
Psikolojik Danışman Sibel Günönü Demir
Girildi: Yaşam | Etiketlendi: anne, çocuk, baba, gelişim, hataları, uzman | » yorum bırak;
Süper minibüs muhabbetleri
<<<<<<<Şöför bey mübarek bi yerde inebilir miyim?
>>>>>> >>>-Şu ilerdeki caminin önünde bırakayım teyze seni…
>>>>>> >>>………………….
>>>>>> >>>Kaç vericem?
>>>>>> >>>- 800.
>>>>>> >>>Şöför:
>>>>>> >>>- Arkadan vermeyen var mı?
>>>>>> >>>Yolcu:
>>>>>> >>>-Az önce eline verdik ya kardeşim..
>>>>>> >>>……………………
>>>>>> >>>Oğlum bu eminönü’nden geçer mi?
>>>>>> >>>- Yok teyze biz taksime çıkıyoruz – Hah tamam oğlum siz gidin ben
>>>>>> >>>gelmeyeceğim.
>>>>>> >>>Yolcu:
>>>>>> >>>- Abi heykel’e çıkıyo mu? Şoför:
>>>>>> >>>-Yok abi, yanından geçiyo.
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>Arkadaki aksi teyze öndeki uzun saçlı delikanlıya seslenir:
>>>>>> >>>-Kızım şurdan bir kişi uzatır
>>>>>>mısın? – Ben kız değilim!!!
>>>>>> >>>-Amaaaan ne bileyim kızmısın dulmusun, uzat işte!!
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>……………………..
>>>>>> >>>Eve gitmek üzere Bakırköy dolmuşu bekliyordum. Sigaramın kalmadığı
>>>>>> >>>aklıma
>>>>>> >>>gelince önünde durduğum Tekel bayiine girecekken minibüs geldi.
>>>>>> >>>Apar topar bindim. Şoföre parayı uzatıp,
>>>>>> >>>- ‘Bir Monte Carlo’ dedim! Adam birkaç saniye yüzüme bakıp, ‘Abi
>>>>>> >>>bu
>>>>>> >>>Bakırköy’e gider’ diye cevap verdi!
>>>>>> >>>İşte o an benimve şoförün bittiği andı
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>……………….
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>Mükemmel bir yerde inebilir miyim? Yolcunun kafası karşıksanırım,
>>>>>> >>>kendisi de dolmuştakilerle güler söylediine
>>>>>> >>>Şöför kadını indirirken:
>>>>>> >>>- Buyrun size layık
>>>>>>değil ama!
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>………………..
>>>>>> >>> Yolcu musait bi yerde inmek ister ama dili surcer;
>>>>>> >>>Musait bi yerde iner misiniz?
>>>>>> >>>-Şöför :
>>>>>> >>>- Niye senmi kullancan
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>……………………..
>>>>>> >>>Rumeli-Hisarüstü otobüsüyle taksim’e dogru gidiyoruz. Adamın biri
>>>>>> >>>Besiktas
>>>>>> >>>dolaylarında gayet aceleci bir tavirla Kaptan orta kapıyı rica
>>>>>> >>>edebilir
>>>>>> >>>miyim?? Bizim soför olaya hakim:
>>>>>> >>>- Tabi abi ayıp ettin. al götür senden kıymetli mi
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>………………………
>>>>>> >>>İstanbul’ da, cok sıcak bir gunde,dolmuştaki bir
>>>>>> >>>kokonayelpazesiyle
>>>>>> >>>-”Şöfeer bey klimayı acar mısınız cok sıcak olduu” demisti.
>>>>>> >>>Pala bıyıkl
>>>>>>şöfer amca teyzeyi bi sure suzdukten sonra, kapıyı
>>>>>> >>>acıp
>>>>>> >>>acıp
>>>>>> >>>kapatmaya basladı
>>>>>> >>>……………………..
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>Istanbul’dayiz ..Dolmuşa bindik, dolmuş doldu,tam kalkicak,
>>>>>> >>>elemanın
>>>>>> >>>biri
>>>>>> >>>açtı kapıyı,
>>>>>> >>>içerde tıkış tıkış oturmuşuz, önde 3 kişi arkada 4 … Eleman
>>>>>> >>>hala
>>>>>> >>>bir umut sordu: – “Kaptan, yer var mi?”.
>>>>>> >>>Şöför de arkasını dönüp cevap verdi:
>>>>>> >>>- “Bilmiyorum, üst kata bi bak bakalım”
>>>>>> >>>………………………..
>>>>>> >>>
>>>>>> >>>Pek dolu olmamasına rağmen minibüs hareket etmek üzereydi.
>>>>>> >>>Tam o anda kavga ettikleri her hallerinden belli olan iki arkadaş
>>>>>> >>>minibüse
>>>>>> >>>bindi. Birbirlerinin yüzüne
>>>>>>bile bakmıyorlardı
>>>>>> >>>Çocuklardan biri şoföre parayı uzattı:
>>>>>> >>>- Abi bir öğrenci bir de hayvan alır mısın?????
Girildi: Mizah | Etiketlendi: minibüs, muhabbetleri | » yorum bırak;
Bu Biiir..
Memlekette boşanma oranları çok artmış…en ufak tartışmalarda dahi eşler soluğu mahkeme salonlarında alır olmuşlar… bu durumdan rahazsızlık duyan bazı kuruluşlar “şu işe bir çare bulalım” diyerek sıvamışlar kolları…
Uzun zamandır anadoluda bir dağ köyünde 90 yaşındaki bir dede ile 85 yaşındaki bir ninenin 70 yıllık evliliği içerisinde çok iyi geçindikleri ve birbirlerine karşı ufacık bir kötü söz söylemedikleri kulaktan kulağa yayılırmış…
Bu söylentiyi duyan kuruluşlar yaşlı çift ile röportaj yapmak için bir ekip yollamışlar…
Ekip söylentideki köye varmış ve evi bulmuş…
Dede evin avlusunda ağaç kütüğüne oturmuş vaziyette dururken yanına gelmişler ve kendilerini tanıtmışlar…nihayet “amca siz bunca yıldır hiç bir birinizle kavma etmemişsiniz bunun sırrı nedir?” diye sormuşlar…
Amca; evlat bizde adettir, damat, gelin evine atla gidip gelini ata bindirir evine öyle getirir…bende zamanında bizim hanım için öyle yaptım…ata bindirdim ve patikadan gelirken yolda at tökezledi…geminden biraz çekerek atın kulağına “bu biiir” dedim…neyse biraz daha ilerledik at yine tökezledi…gemini biraz daha sert çekip “bu ikiii” dedim…tam köye yaklaşmıştık ki at yine tökezledi…usulca hanımı attan indirdim ve çektim filintayı alnından vurdum atı…hayvan debelendi bir süre ve oldü…bizim hanım bu işe çok kızdı. Başladı bağırmaya “sen nebiçim adamsın, hiç hayvan birden ikiden anlarmı? Vicdansız herif vs.” Usulca hanımın kulağına eğildim ve “bu biiir” dedim… işte o gün bu gündür hiç kavga etmeyiz..
Girildi: Mizah | » yorum bırak;